Beton ormanlarda kaybolanların şiiri

Tuğçe ÇELİK
Şair ve sanat tarihçisi Kerem Usta, ilk şiir kitabı “Gri Patikalar”da çağdaş kent yaşamının yarattığı yalnızlık, güvencesizlik ve yabancılaşma hissine odaklanıyor. Kenti birey üzerinde baskı kuran bir özne olarak ele alan Usta, Baudelaire’in flâneur’ü ya da Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı gibi figürlerin bugünün kentlerinde karşılığını yitirdiğini söylerken, neoliberal kent düzeninin yarattığı sıkışmış kuşağı karanlık ve absürt bir poetika üzerinden anlatıyor.
Usta’ya göre günümüz kentleri, özellikle ekonomik krizler ve sosyal eşitsizliklerle birlikte bireyleri betonlaşmış yaşam alanlarında sıkışmış bir hayatta kalma mücadelesine sürüklüyor. “Gri Patikalar”ın da tam bu atmosfer içinde şekillendiğini söyleyen şair, kitabını “kaybolmuşlara” ithaf ettiğini belirtiyor. Ona göre bu “kaybolmuşlar”, büyük idealler peşinde koşan insanlar değil; yalnızca ayakta kalmaya çalışan, çıkmazlarla karşılaşan ve yönünü kaybetmiş hisseden bireylerden oluşuyor. Usta ile Lando Yayınları’ndan çıkan “Gri Patikalar”ı konuştuk.
Kitapta kent baskı kuran bir özne gibi. Bu şehir halini bugünün kriz, güvencesizlik ve sıkışma duygusuyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Kent ortamı ve çağdaş kentli arasındaki ilişki özünde baskıcı ve kaotik. Ben de tam olarak bunu yansıtmak istedim. Şehircilik ve mimari üzerine çalışan bir sanat tarihçisi olarak, hem bütün tahsilim hem de akademik hayatım boyunca insanların içinde bulundukları ortamı dönüştürme kapasitesi ve o ortamlarla kurduğu ilişkiler hep ilgimi çekmiştir. 21. yüzyılın bu noktasında çağdaş şehirli ile çağdaş şehirler arasındaki bu ilişki hiç olmadığı kadar çetrefilleşti. Bunun en önemli sebebi ise dünyanın içinde bulunduğu sosyal ve kültürel durum. 19. ya da 20. yüzyılda okuduğumuz o şehirli; Baudelaire’in flâneur’ü, Atılgan’ın “Aylak Adam”ı artık yok. Muazzam bir demografik dönüşüm ve şehirleşme krizinin ortasında “şehirli” ifadesi hiç olmadığı kadar muğlak. Bu dönemde prekarite içinde kalan, arada kalan, sıkışan; hiçbir güvencesi olmadan beton ormanlarda hayatta kalmaya çalışan insanların bir poetikaya ihtiyacı olduğunu düşündüm. Ben de bu insanlardan biriyim.
Kitap kaybolmuşlara ithaf edilmiş. Kim bu kaybolmuşlar?
Kitap, bu tariflediğim ortamda, bu patikalar içerisinde yolunu bulmaya çalışan; hayattan büyük beklentileri olduğu için değil, sadece hayatta kalmaya çalışan ve bu yollarda çıkmazlarla karşılaşan, kendini çaresiz hisseden insanlara dair. Bunları “kaybolmuşlar” olarak nitelendirdim. Bu sıfat, bir jenerasyonun ya da bir demografinin tariflemesinden ziyade günümüz zeitgeist’ına yapılmış bir yakıştırma. Kaybolduğumuzu ne kadar çabuk kabul edersek o kadar iyi.
Şiirlerinizdeki yabancılaşma daha çok kişisel mi, yoksa bugünün kent yaşamının ürettiği bir durum mu?
Yabancılaşma durumu, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri sanatın ve entelektüel üretimin hemen her alanında gördüğümüz, neredeyse klişeleşmiş bir konu. Ama kentler ve kentliler gibi yabancılaşma da dönüşüyor. Benim düşün dünyamı işgal eden bu yabancılaşma daha çok kolektif bir yabancılaşma. Elbette bunu bir poetikaya döktüğünüzde birey öne çıkıyor gibi duruyor ama kolektif bir yalnızlaşma hissi, asıl bu karanlık ve absürt ortamı yaratıp besleyen ana öge. Her zaman içinde bulunduğumuz toplumun, sosyal ve kültürel bağlamın bireyi şekillendirdiğini düşünen bir sosyal bilimci oldum. Ama bu sorunları daha iyi deşebilmek ve inceleyebilmek için bunların bireyde yarattığı tahribatı ifşa etmenin etkisine inanıyorum.
Kitaptaki absürt ve karanlık dil bilinçli bir tercih miydi, yazım sürecinde kendiliğinden mi şekillendi?
Bu dil aslında ele aldığım genel tematiğin ve takip etmeye çalıştığım izleğin getirdiği kaçınılmaz bir dil. Dilin absürtlüğü de karanlık tınlaması da bu yüzden. Bu dil, içinde bulunduğumuz zamanın dili. Zaman zaman anlaşılır, bütününde absürt ama her daim karanlık.
Yazı pratiğiniz gündelik hayatınızda nasıl bir yer tutuyor? Geçim ve zaman meselesi üretiminizi nasıl etkiliyor?
Yazı pratiği, kendimi bildim bileli çok önemli bir yere sahip. Yazmayı, karalamayı ne mutlu ki hâlâ çok severek yapıyorum. İş bir kitap oluşturmaya gelince tabii bu pratiği disipline etmek kaçınılmaz oluyor. David Lynch’in çok sevdiğim bir analojisi var. Yaratıcı süreci balık tutmaya, fikirleri ise balıklara benzetiyor. Eğer derdiniz karın doyurmaksa düzenli olarak balığa çıkmanız şart. Ama keyif için balık tutmayı da ihmal etmemek lazım. Ben her daim amatör olmayı sevmişimdir. Latince “amatum”, yani “sevmek” fiilinden gelir. İnsanın bir şeyi, bir uğraşı sevmesi de nereden bakarsanız bakın muazzam bir olay. Amatör kalmakta fayda var diye düşünüyorum. Hiç gocunulacak bir sıfat değil bence. Memleketin ve dünyanın şartları da yazarlığı meslek edinmeyi imkânsız kılıyor. Ben hem akademik hem de yazarlık faaliyetlerimi birbirini tamamlayan alanlar olarak görüyorum. Yazmak beni daha iyi bir bilim insanı, bilimsel faaliyetlerim ise beni daha iyi bir yazar yapıyor diye düşünüyorum.
Şiirinizin politik bir yönü var mı? Bunu daha çok söylemle mi, kurduğunuz dil ve atmosferle mi aktarıyorsunuz?
Şiir benim ürünüm, ben de herkes gibi içinde bulunduğum dünyanın ürünüyüm. Yani ne ben apolitik olabilirim ne de şiirlerim. Daha genel bir perspektiften ele alırsanız kitabı bir neoliberal kültür eleştirisi olarak okumak da mümkün. Zira burada ezen özne, yani şehir, bu ekonomik ve politik atmosferin şehri. Bu yalnızlaşma da bu bireyci kültürün yalnızlaştırması. Salt bir manifestodan ya da karikatürize bir didaktizmden bahsetmiyorum burada. Bu politik yön, yaşamın politikliğinden doğuyor. İsteseniz de kaçamıyorsunuz. Bu politik yönü daha çok dil ve dil aracılığıyla kurduğum atmosfer üzerinden hissettirmeye çalıştım.
BirGün


